Hukuk Fakültesi

İMÜ Hukuk Kitaplığı Röportaj Serisi- Dr. Öğr. Ü. Saliha Okur Gümrükçüoğlu ile Yeni Kitabını Konuştuk

07.09.2021

  

Dr. Öğr. Ü. Saliha Okur Gümrükçüoğlu, fakültemiz Hukuk Tarihi Anabilim Dalı Başkanı olarak görev yapmaktadır. Hocamızla "Osmanlı'dan Günümüze Evlatlık Kurumu ve Koruyucu Aile" isimli kitabı hakkında konuştuk.

1. Sayın hocam, öncelikle teşrifiniz için teşekkür ederiz. Okuyucularımız için sizi kısaca tanıyalım, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ni bitirdikten sonra yüksek lisansınızı burada İslam hukuku üzerine, doktoranızı da hukuk fakültesinde kamu hukuku alanında yapmışsınız. Daha sonra hukuk fakültesinde görev yaptığınızı görüyoruz. Akademik kimliğinizle birlikte aktivist kimliğiniz de bu süre zarfında ön plana çıkıyor. Pek çok dernekte yöneticiliğin yanı sıra aktif biçimde dersler verdiğinizi biliyoruz. Üç çocuk annesi bir akademisyen olarak halihazırda Kadın ve Demokrasi Derneği’nin de başkanlığını yürütmektesiniz. Kadının sosyal yaşamdaki çok yönlü varlığı için önemli bir örnek olarak, kadının evde, okulda, çalışma hayatında ve diğer alanlardaki rolleri arasında denge kurması nasıl mümkün oluyor, bize biraz bahseder misiniz?

Davetiniz için teşekkür ederim. Hepimizin hayatta farklı görev ve sorumlulukları var aslında. Ben de bir ebeveyn ve akademisyen olarak, bu kimliklerime bir de dernek faaliyetlerini ilave ettim. Ailem, akademik çalışmalar ve bir sivil toplum kuruluşunda aldığım sorumluluklar, gün içinde üç farklı role bürünmek gibi bir şey. Tabi burada bu dengeyi kurmak ve korumak elbette ki zor ama mümkün. Nasıl mümkün olduğuna gelince… İnsan, şu kısa ömründe aldığı sorumlulukları bir ideal ve toplumsal bir faydaya matuf olarak yerine getirirse vakti de bereketleniyor. Bunu kişisel tecrübeme dayanarak söylüyorum. Çünkü bir işi severek yaptığınızda motivasyon ve gayretiniz artıyor, sıkıntı ve zorluklar sizi etkilemiyor. Bir diğer yön de şüphesiz disiplin ve zaman yönetimi. Zamanı doğru planlamak, hele günümüzde çok daha hayati öneme sahip. Çünkü özellikle sosyal medya, doğru kullanıldığında pek çok faydayı içinde barındırsa da çoğu zaman insanı içine çeken ve zamanını çalan bir dehliz gibi. Bu noktada, neye ne kadar zaman ayıracağımıza karar vermek, aslında gerçek sorumluluklara ve yapmak istediklerimize zaman açıyor. Belki de hayatımızdaki her iş kalemini değerlendirirken, buna gerçekten zaman ayırmam gerekiyor mu ya da ne kadar zaman ayırmam gerekiyor diyerek bir önem sırasına koymak lazım. Aksi takdirde masamız, başlanmış ama yarım kalmış işlerle dolar. Sonuç olarak, zaman planlamasında mesleki hayatı belli bir düzene oturttuğunuzda ailenize de nitelikli zaman ayırmanız mümkün olabiliyor. Bu denge çok önemli.

Dernek ve vakıf faaliyetlerine gelince, bu kurumlarda olmak ve bu ortamların havasını solumak her zaman hayatımın bir parçası oldu. Toplum için bir fayda üretmek, bir insana dokunmak ve haksızlıklara karşı durma dürtüsü, üniversite yıllarımdan bugüne pek çok vakıf ve dernekte görev almamı sağladı. Şu an başkanlığını yürüttüğüm KADEM’de bulunma nedenim de, dünya tarihi boyunca kadınların yaşadıkları hak kayıpları ve mağduriyetler. Kadınların yalnızca cinsiyetleri, hayat tarzları veya kıyafetleri sebebiyle toplumda ötekileştirilmelerinden duyduğum rahatsızlık ve bununla mücadele etme isteği, beni buraya getirdi. Önce kurullarında yer aldım, daha sonra bir dönem yönetim kurulu üyeliği yaptım, şimdi ise yönetim kurulu başkanlığı görevini sürdürmekteyim.

2. Hukuk tarihi içinde önemli bir alan olan İslam hukukunun tarih, din, hukuk ve dil bilimleri gibi pek çok dinamiği bünyesinde barındıran çok kapsamlı, disiplinler arası çalışma gerektiren bir alan olduğunu söyleyebiliriz. Bu alanda çalışmak için Arapça ve Osmanlıca bilmenin olmazsa olmaz bir kriter olduğunu söyleyebilir miyiz? Yahut hukuk tarihi ve İslam hukuku çalışmak isteyen öğrencilerimiz için olmazsa olmaz yeterlilikler nelerdir? Disiplinler arası çalışmaları tecrübe etmiş biri olarak, hukuk ile diğer disiplinler arasında çalışmak isteyen öğrencilerimize hangi tavsiyelerde bulunursunuz?

Hukuk tarihi, dediğiniz gibi çok geniş bir ilmi disiplin. Antik dönemden günümüze, toplumların sosyal yapıları ile örf ve kültürlerinin, hukuki yapılarına etkisini ve özellikle sosyal düzeni sağlamak için geliştirdikleri hukuki kurumları inceleyen bir bilim dalı. Günümüzün sosyal ve hukuki yapısını doğru anlayabilmek, şüphesiz önceki dönemlerin müktesebatını bilmekle mümkün. Aksi durumda ne zamanımızın olaylarını doğru tahlil edip sosyal ve hukuki ihtiyaçları anlayabiliriz ne de bizden sonra gelecek toplumların ihtiyaçlarını öngörebiliriz. İslam ve Osmanlı hukuku özelinde dediğiniz gibi Arapça bilmek, klasik metinleri okuyabilmek için önemli. Osmanlıca dediğimiz eski Türkçeyi de en azından matbu düzeyde bilmek gerekiyor. El yazmalarını okuyabilmek ise şüphesiz ayrı bir çaba ve gayret istiyor. Bugüne İslam hukuku olarak çevirdiğimiz Fıkıh, aslında temeli dini esaslara dayanan çok geniş bir ilmi disiplin. O nedenle bu alanda çalışacak arkadaşların öncelikle asgari düzeyde temel literatürü taramaları ve okunması gereken eserleri bilmeleri gerekiyor. Daha sonra seçecekleri başlığa uygun birikimi de okumaları elzem şüphesiz. Gerek İslam hukuku gerekse hukuk tarihi alanında çalışacak arkadaşların tarihe meraklı olmaları da ayrı bir gereklilik. Öğrenme merakı ve isteği, başarılı olmanın yarısıdır bana göre. Diğer yarısı da çok çalışmak elbette.

3. “Osmanlı'dan Günümüze Evlatlık Kurumu ve Koruyucu Aile” isimli kitabınız, 2021 Mayıs ayında yayınlandı. Kitapta da açıklandığı üzere İslam hukukunda evlat edinme kurumu neslin karışmaması ve mahremiyet ilkeleri gereği modern hukuktan farklı işlemekte. Bu minvalde, Osmanlı’daki evlat edinme kurumunun işleyişi nasıldı, evlatlık kurumu ve koruyucu aile olma arasındaki fark nedir?

Bu çalışmamda gördüm ki Osmanlı, kimsesiz çocukların bakım ve himâyesi konusuna son derece titiz ve duyarlı yaklaşmış. Eski Türk devletlerinden ve İslam hukuk kültüründen gelen birikimi harmanlayarak kendi içinde farklı uygulamalar geliştirmiş. Bu uygulamalarda kimsesiz çocukların öncelikle yakın ve uzak akrabaların gözetiminde olmalarının desteklendiğini görüyoruz. Ailesi veya bir yakını olmayan çocukların ise yabancı aileler tarafından belli bir yaşa kadar bakım ve gözetiminin yapıldığını görüyoruz. Buradaki en önemli husus, koruma altına alınan çocukların kendi ailelerinden kopartılmıyor oluşu. Bu pratiğin günümüzdeki koruyucu ailelik ile benzer bir sistemle işlediğini söyleyebilirim. Bu uygulama Osmanlı mahkeme defterlerinde “tebennî” (evlat edinme) kayıtları olarak geçmekte. Çocuklar mahkeme aracılığı ile ailelere teslim ediliyor ve kadı tarafından çocuğun bakımı için günlük nafaka takdir ediliyor. Şayet kimsesiz çocuğun gerçek ailesi ortaya çıkar ve çocuğunu almak isterse, o güne kadar yapılan masrafları ödemekle sorumlu. Bunun amacı da kötü niyetli insanların suistimalde bulunmasının önüne geçmek.

Şu kısım da önemli… Osmanlı pratiğinde, evlat edinme, nesep ve miras konularında taraflara herhangi bir sorumluluk yüklenmiyor. Kimsesiz olan çocuğun nesebi yeni aileye bağlanmadığı için, mirasa konu maldan da herhangi bir hak iddia etmesi mümkün değil. Ancak Osmanlı Tereke Defterlerindeki kayıtlara yansıyan pratikler ilgi çekici. Tebennî olarak alınan çocuklar, İslam miras hukukunun miras bırakana tanıdığı üçte birlik tasarruf hakkından faydalanmışlar. Pek çok kayıt, bu uygulamanın örnekleriyle dolu. İnsanlar evlat edindikleri çocuklara vasiyet yoluyla mallarının üçte birlik oranında bir pay ayırmışlar.

Öte yandan gerek Osmanlı döneminde gerekse Selçuklularda kimsesiz çocukların bakım ve ihtiyaçlarının vakıflar tarafından da desteklendiğini görmekteyiz. Özellikle Osmanlı’da münhasıran kimsesiz çocuklar için kurulmuş vakıflar olmakla birlikte, başka amaçla kurulmuş vakıfların şartnamelerinde de kimsesiz çocukların bakımı ve gözetilmesine dair bir bütçe ayrıldığını görmek mümkün. Tabi söz konusu vakıflar yalnızca hanedan mensupları tarafından değil, halk tarafından da destekleniyordu. Yani kimsesiz çocukların himayesi noktasında toplumsal bir bilinç oluşmuştu. 

4. Tarih boyunca savaş ve göç sebebiyle öksüz ve yetim kaldığı yahut terk edildiği için kimsesiz kalan çocuklar olduğu gibi günümüzde de bu durum maalesef devam ediyor. Sivil toplum örgütlerinin 2020 raporlarında dünya üzerinde 200 milyondan fazla, ülkemizde de 350 bini aşkın yetim çocuk olduğu dile getiriliyor. Yetim çocuklar, kimsesiz çocukların yalnızca bir kısmı. Türkiye’de kimsesiz çocuklarla ilgili politikalar ve kaynakların yeterli olduğunu söyleyebilir miyiz, bu hususta geçmişten almamız gereken dersler, iyileştirilmesi gereken yanlarımız için tavsiyeleriniz nelerdir?

Söylediğiniz gibi dünya tarihi boyunca özellikle savaşlar ve göçler birçok çocuğun ailesinden ve en temel insan haklarından mahrum kalmasına sebep olmuş. Özellikle Birinci Dünya Savaşından sonra pek çok ülkede olduğu gibi Osmanlı Devleti’nde de yetim ve kimsesiz çocukların sayısı artmıştı. O dönemi incelediğinizde, savaşın kötü etkilerini toplumdan silmek amacıyla kimsesizlerin himayesi için pek çok kurumun açıldığını söyleyebiliriz. Özellikle II. Abdülhamid döneminde açılan Darüşşafaka, Darülaceze gibi kurumlar bugün de hizmet vermeye devam ediyor. Onun dışında ülke genelinde açılan Darüleytam gibi kurumlar, günümüzde yetiştirme yurtları ve çocuk evleri olarak hizmet veriyor. Tabi bu alanda Aile Bakanlığı’nın çok kıymetli çalışmaları olduğunu söyleyebilirim. Özellikle Çocuk Hizmetleri Genel Müdürlüğünün çalışmaları arasında istismara uğramış çocukların himâye edildiği çocuk destek merkezlerini de (ÇODEM) zikretmem gerekir. Bu birimler suç mağduru ve suça sürüklenmiş çocukların rehabilite edildiği ve çocuklara yatılı hizmet verildiği kurumlar. Günümüzde devletin kurumları ve sağladığı desteklerin dışında, bu alanda çalışmalar yapan, kimsesiz ve korunmaya muhtaç çocukların daha sağlıklı şartlarda yaşamalarını temin etmek için çalışmalar yürüten pek çok sivil toplum kuruluşu da var. Osmanlı’dan bu yana gelen vakıf kültürünün bu kurumlarda yaşatıldığını ve önemli bir ihtiyaca cevap verdiğini söyleyebiliriz.

5. Kıymetli vaktinizi ayırdığınız için okuyucularımız adına çok teşekkür ederiz. Son olarak, bu yıl mezun olan ilk öğrencilerimize yönelik, hayata ve kariyerlerine dair tavsiyelerinizi dinlemek isteriz.

 Ben de bu güzel sohbet için teşekkür ederim. Genç arkadaşlarımıza öncelikle çalışmak istedikleri alanı tespit etmelerini ve kariyer planlamalarını bu doğrultuda yapmalarını tavsiye ederim. Günümüzde bilgiye erişmek artık çok kolay. Dünyanın tüm kütüphaneleri bir tık kadar uzağımızda. Akademik kariyer yapmak isteyen arkadaşların seçecekleri alanda kendilerini iyi yetiştirmelerini, bunun yanı sıra muhakkak bir yan dal veya bir sanat dalıyla da meşgul olmalarını öneririm. Çünkü ister geleneksel sanatlar ister modern sanat olsun, sanatın herhangi bir dalıyla meşgul olmak, kişiye büyük bir dinginlik ve yaşama sevinci verir. Çalıştığı alana daha çok motive olmasını, daha kaliteli eserler üretmesini sağlar.

Konuşmamın başında da ifade ettiğim gibi özellikle planlı ve disiplinli çalışmayı ilke edinmek, eğitim ve sosyal hayatı belli bir denge dâhilinde yürütmeye çalışmak... Sanırım bunu başarabildiğimiz ölçüde huzurlu ve topluma faydalı olabiliriz. Son olarak genç arkadaşlarıma ne yapmak ve nerede olmak istediğini bilen bir kararlılıkla çalışacakları mutlu ve başarılı bir hayat diliyorum.